RSS

Siyah Sut (Elif Safak)

Bu, Elif Safak`tan okudugum 4. roman. Aslinda kendisi bunu bilindik kaliplari ile bir roman olarak degil de ‘otobiyografik roman’ olarak tanimliyor. Iste belki de tam bu yuzden yani kendisine dair bu denli icten yazdigi icin belki de okudugum en iyi romani bu. Peki ne var bu otobiyografik romanin icerisinde? Özetle, kendisini yazmaya ve okumaya adamis bir kadinin evlenip cocuk sahibi olma surecinde tecrube ettikleri, hissettikleri ve dusundukleri… Turk kulturunde anne olma ve cocuk yetistirme olgularina dair de epeyce materyal var kitapta. Bu materyaller kah destekler nitelikte kah elestirel… Kitaba dair en hosuma giden kisim, Safak`in icten sesler korosu adini verdigi icindeki bambaska Elif tasvirleri. Kitabi okurken zaman zaman durup icinizdeki seslere kulak kesilesiniz geliyor. Hatta hic gun yuzune cikmamis olanlara bile. Bir de romanlar icerisinde gormeye alisik olmadigimiz karikatur cizimleri var kitaba eslik eden ve de hosuma giden. Velhasil-i kelam, kesinlikle tavsiye ederim Safak`in bu romanini!

 

 
Leave a comment

Posted by on January 8, 2012 in Books

 

Sevdalinka (Ayşe Kulin)

Aslında o kadar çok şey okuyup, izleyip biriktirdim ki hepsini paylaşbilmeyi isterdim. Lakin vakit kısıtlı, yapacak şeyler çok! Neyse efendim sızlanmayı bırakıp kaldığımız yerden devam edelim.

Çok uzun vakitler okumayı isteyip, neredeyse gözünüzde tüttürüp sonunda bir vesile ile kavuştuğunuz bir kitaptan hayal kırıklığı ile ayrıldığınız oldu mu hiç? Evet, böyle bir soruyu durup dururken sormadım tabi zira benim başıma böyle bir durum geldi işte. Aslında çok sık olmuyor böyle şeyler ama… Bildiğim kadarı ile Boşnaklar´ın ta 12. yy`dan beri taninagelen bir yöneticisi, Ban Kulin ile akrabalığı olan Ayşe Kulin hanım, Bosna`ya dair yazılan ender romanlardan birinin sahibi. Hem Bosna ile ilgili olması hem de vakti zamanında sıkça methedilmesi hasebiyle bu kitabı okuma isteğim vardı bayadır. Gel gör ki kitabı umduğumdan çok daha az çekici buldum. İki tane başlıca sebebim var; yazarın kendine has, etkileyici bir üslubu olmayışı ve dahi kitabı hikayeyi tarihle besleme yerine neredeyse tarihin arasına hikaye serpiştirme konumuna getirmesi. Bu iki unsuru bir araya getirmek her baba yiğidin harcı değil. Nitekim Ayşe Kulin`in bu romanında tarih ve hikaye unsurları zeytinyağı ve su gibiler. Tabi bu benim kendi kanaatim. Yine de Saraybosna sokaklarından anlatılar okumak beni oraya dair hatıralarıma döndürdü ki en azından bu açıdan hoştu kitabı okumak.

Peki sizin Bosna`ya dair okuduğunuz ve beğendiğiniz bir roman var mıdır?

 
Leave a comment

Posted by on December 8, 2011 in Books

 

To Kill a Mockingbird/Bülbülü öldürmek (Harper Lee)

Pulitzer odulu alan ve klasikler arasinda sayilan bu eseri okuyabildim sonunda. Kitap Turkce`ye Bulbulu Oldurmek diye cevrilmis. Ben tercumeden okumadigim icin cevirilerin kalitesi hakkinda bir sey soyleyemeyecegim simdilik. Ingilizce asli da oldukca eski yerel konusma stiline sahip, yani okumasi o kadar da kolay degil.

Aslinda itiraf etmem lazim ki kitabin baslarinda hayal kirikligina ugradim biraz cunku iki kardesin siradan, gundelik yasam hikayelerini anlatiyordu. Fakat daha sonra irkcilik meselesine donunce baya ilginc oldu kitabin geri kalani. En genelinde, beyaz bir yazarin irkcilik elestirisi olarak algilanabilir bu kitap. Kitapta anlatilanlar 1930`lu yillarin baslarinda Amerika`da geciyor. Yani donem buyuk ekonomik depresyonun etkiledigi yillar. Kitap bu acidan da o doneme dair yasantidan enstantaneler iceriyor. Ha bir de 1962 yilinda filme cekilmis bu eser. Baya eski oldugu icin erisilebilir mi bilmiyorum ama ben izlemek isterdim acikcasi, ozellikle de kitabi okuduktan sonra.

 
Leave a comment

Posted by on June 14, 2011 in Books

 

Atlas Shrugged (Ayn Rand)

Bir solukta okudugum en uzun roman bu sanirim. Zira Penguin yayinlari tarafindan minnacik puntolarla Ingilizce basilan bu kitap tam 1168 sayfa! Aslinda kitabi daha once Turkce olarak okumuslugum var. Daha dogrusu 2 ya da 3 cilde ayrilan kitapciklari sirasiz olarak okumuslugum var ama uzerinden cok sular gecti. Bazen yillar sonra tekrar donup ayni kitabi okumak degisik bir his uyandiriyor insana. Nereye vardigini fark ediyor insan, ya da ne kadar yol aldigini…

Bu iki kitabi kategorize etmek icin iki tercihim var; yazin kulturunun gorup gorebilecegi en derinlikli UTOPYA ornegi (Thomas Moore, M. Ballantyne, G. Orwell ornekleri ile karsilastirilinca). Peki neden? Cunku roman, eger liberal kapitalizm olmasa dunya ve insanlik ne olurdu uzerine kurgulu. Ikinci olarak ise bu kitap kapitalizmin teorik olmayan (non-theoretical) ama felsefi alt yapi kuran demirbas eseri. Teorik olmamasindan kastim matematik ve ekonomik modellemelere girismemesi. O zaman zaten roman olmaz idi degil mi? Neyse… Biraz da kitabin yazarindan bahsetmek isiyorum burada. Ayn Rand (Alisa Zinov’yevna Rosenbaum) 1905 Rusya dogumlu. 1926 yilinda Amerika`ya goc ediyor ve dahi omrunun sonuna kadar bu ulkede kaliyor. Yazarin dusunce ve yazilarini etkileyen en onemli unsur da bu sanirim; Rusya`dan o zamanin liberallik abidesi olan Amerika`ya goc edisi… Rand`in tam olarak aciklayamayacagim kendine has, özel bir uslubu var. Kitabi Ingilizce okuyanlar bunu fark edeceklerdir. Turkce`ye bu keskin uslubu aktarmak da zor olsa gerek diye dusunuyorum. Yazarin bir diger ozelligi uzun cumleler kurmasu. Bazi cumleler neredeyse 1 sayfa civarinda. Basta belirttigim uzre, kitap oldukca kalin. Fakat soracak olursaniz tamamen anlamli bir kalinlik mi diye, buna dair suphelerim var. Zira bazi gorusler, bazi kisimlar inanilmaz kere tekrarlaniyo ve bazi olaylari anlatirken de yazar gereksiz bir anlatim uzunluguna dusuyor bence. Mesela, bas karakterin radyo programinda bir konusmasi var; tam 70 sayfa! Bu tekrarlari ve en basit olaya degin uzunca anlatimi Rand`in kitapla butunlesme heyecanina yoruyorum acikcasi.

En kabaca anlati ile, kitap bir iyiler-kotuler savasimindan bahsediyor. Peki kim bu iyiler ve kotuler? Iyiler, materyalist olarak adlandirilan ve aslinda dunyanin carkini dondurenler. Yaptiklarini salt kazanc amacina dayandiran bu grup aslinda varliklarini bu yolla en iyi anlamda kullandiklarina inaniyorlar. Yani varligin anlamliligi olarak yaratan ve ureten insanlik! Bu amaca ererken durustluk, adalet, verim ve yaraticilik kendiliginden ortaya cikan sonuclar oluyor (Adam Smith`in Gizli El teorisindeki gibi). Kotuler ise her ne kadar adalet, durustluk cigirganligi yapsalar da onlarin gizli amaclari (hatta kendilerinden bile sakladiklari) karsi gruba vicdan azabi hissettirerek onlarin emeklerinden ve urettiklerinden en az karsilikla yararlanmak. Kisisel gorusumce gruplari bu denli homojen tutmak kitabin belli basli handikaplarindan biri. Aklin kutsanmasi, herhangi bir dini bagliligin yerilmesi kitabin diger belli basli ogeleri…

Bu kitabin bana hissettirdigi ozel bir duygu ise yerilen, anlasilamayan ve degeri bilinmeyen bir toplulugun icinde bulundugu topluma katkisini tamamen keserek neler kaybettiklerini onlara gostermek ihtiyaci…

 
Leave a comment

Posted by on June 6, 2011 in Books

 

The Quest for Meaning (Tariq Ramadan)

Kendisini her ne kadar bazi televizyon programlarinda gormus olsam hatta canli olarak sohbetine istirak etmis olsam da Tariq Ramadan`dan yazili olarak okudugum ilk eser bu kitap. Oncelikle, 7 sayisina atfen kitabini bunun iki kati olan 14 bolumden olusturdugunu belirtiyor yazar. Kitap temel olarak su gerceklikten hareketle yola cikiyor: “We have to set out, ask the essential questions and look for meaning… (But) we all observe the world through our own windows.” Yani, Hayati anlamlandirma surecinde herkes kendine göre bir pencereden bakiyor. O halde bu surecte baska baska pencerelerin de var oldugunu fark edip onlari da goz onunde bulundurarak devam etmeli insan bu anlam arayisina.

‘Of the Universal’ adli ikinci bolumu bitirirken su ilginc tespitlerde bulunuyor yazar: “… there can be no universals unless they are shared… The idea of sharing obviously implies that of meeting, but also that of equality… The point is not to integrate systems, values and cultures with other systems, values and customs, but to determine -in human terms- spaces of intersection where we can meet on equal terms. The intersection of what we have in common, rather than the integration of differences.” Iste bence batili ulkelerin azinlik politikalarindaki belirgin yanlislik da tam bu noktada ortaya cikiyor yani ortak olan noktalarda birlesmek yerine farkliliklari sisteme entegre etmek!

‘Faith and reason’ baslikli ucuncu kisimda yazar faith (inanac), reason (mantik) ve sense (duyu) arasi harmoninin gerekliliginden bahsediyor. Bu dengenin bozulmasi halinde olacaklari da tarihten orneklerle acikliyor.

‘Tolerance and respect’ adli dorduncu bolumdeki altini cizdiklerim ise soyle; “What matter is not what the other is, or what the other tells me, but what, in me, prevents me from seeing, hearing, understanding and receognizing the other for what he is.” Karsidakine karsi sayginin ozellikle neye dayandigina dair de yazar su iki ogeyi dile getiriyor: “Recognizing the diversity of paths and the equality of all human beings are the two preconditions for the respect.”

Okuyucular, sekizinci bolumun baslarinda moral ve ethics arasi basarili bir karsilastirma bulabilir. Dokuzuncu bolumde ise duygularin aslinda ne kadar teknik olduguna dair ilginc bir orneklemeden sonra su iki soruyu gundeme getiriyor yazar: “how can we control the emotions? Can we be spontaneous whilst still remanining rational?”

“Traditions and modernity” baslikli 11. bolumde gelenege dair soyle bir tespitte bulunuyor T. Ramadan: “Traditions speak of meaning and identity: we know where we come from… Along with memory and a concept of ‘meaningful time’, a tradition transmits values, norms, a culture and a way of life.”

Okuyucular 13. bolumde medeniyet konseptine dair ilginc tespitler ve aciklamal bulabilir. Son olarak sunlari ekleyebilirim kitaba dair; yazar her ne kadar felsefi arka plani olan konulara dahi girse de siirsel uslubunu koruyor kitap boyunca. Bu, kesinlikle bir akiyicilik saglamis kitaba. Ayrica kitapta bir kitabi okurken gormekten cok hoslandigim baska bir sey de mevcut bolca; baska kitap ve yazarlara atif… Fakat uzuntu ile belirtmek isterim ki bildigim kadari ile kitabin Turkcesi mevcut degil!

 
Leave a comment

Posted by on May 17, 2011 in Books

 

The King`s Speech

Cok reklami edilen, ortalikta ismi sakiz gibi cignenip duran kitaplari okumaktan da filmleri izlemekten de hoslanmam aslinda ama arastirmama guvenip bu filmi izlemeye karar verdim. Iyi ki de vermisim! 2 saat boyunca hemen hic bir aksiyon vs. olmadan, aslinda cok da basit bir konu uzerinden o kadar hos hikayelendirilmis ki film, inanin hic fark etmiyorsunuz zamanin nasil gectigini. Film, su an Ingiltere kralicesi olan Elizabeth`in babasinin kekemeligi ve kralliga gecisi ile ilgili. Hikaye boyunca kekemeligin 30`lu, 40`li yillarda ne sekilde tedavi edilmeye calisildigina, kralin kekemeliginin arkasinda yatan derin izlerine, egitimi dahi olmamasina ragmen isini cok seven bir adamin insanlara nasil yardim ettiginine, kralin tedavi sirasinda nasil cocuklasitigina taniklik ediyorsunuz. Bu arada belirtmeliyim ki hikaye cogunlukla tamamen yasanmis olaylara dayaniyor. Krala yardimci olan kisinin gunluklerine dayaniyor bu yasanmislik. Oyuncular ve filmin cekimini dair de herhangi aksi bir sey soyleyemem. Tarihi filmlerden hoslananlara ise mutlaka tavsiye ediyorum cunku 2. dunya savasi oncesi ve baslangicina dair yansimalarla dolu bir film bu. Ayrica kraliyet yasamina dair de ip uclari tasiyor. Son olarak, konusmanin gucunu fark ediyorsunuz bu filmde, ozellikle bir yoneticinin olmazsa olmazi oldugunu…

 
Leave a comment

Posted by on April 27, 2011 in Movies

 

Främlingen/The Stranger/Yabanci (Albert Camus)

Camus`un bu eseri, her seyden önce, benim Isvecce olarak okudugum ilk ‘ciddi’ eser. Yeni yeni ogrenmeye basladiginiz bir dilde bir kitabi elde sozlukle de olsa anlayabilmek cok hos bir duygu. Camus`dan okudugum ilk eser aslinda bu. En azindan hatirlayabildigim kadari ile. Kitabi okurken, arka planini hic bilmeden, hayata karsi bir bos vermislik hissettim kitabin ana kahramaninda. Bu yazar bunu bir yere baglamak istiyor ama nereye diye dusunurken bir de gordum ki bu bizim Camus meger absurdistmis efendim! Varolusculuk felsefesine bagli olarak absurdizmden kasit su: “… the meaningles of human existence that derives from its lack of ground or ultimate purpose.” (The Blackwell Dictionary of Western Philosophy). Yani özetle, bu evrenin ve icindeki yasantinin en nihayetinde varacagi bir temel amac olmadigi icin bunlar anlamsizdir. Camus`un bu felsefeye dair yazdigi ilk roman bu ki 1942 ilk baski yili bu eser icin. Roman aslinda basit bir olay kurgusu uzerinden ve ana kahraman araciligiyla yukarida bahsedilen felsefeyi aktarmaya calisiyor. Romandaki absurd ögeler neler peki? Kahramanin annesinin vefati ile ilgili his bir sey hissetmemesi, beraber oldugu kiz arkadasina dair davranis ve hissiyatindaki donukluk, isinde yukselme cabasinin olmayisi, ileriye donuk herhangi bir planinin olmayisi, hic bir ic rahatsizligi duymadan bir insani öldurusu, hapishane hayatinda yasadiklari ve hissettikleri  ve idama giderkenki lakaytlik. Camus`un absurdizmine dair en aydinlatici hikaye belki de Sisifos söyleni. Surekli asagiya yuvarlanacagini bile bile bir tasi tepe noktaya tasimaya devam eden adamin söyleni. Camus`a göre insan da sonunda ölecegini ve anlamsizliga erecegini bile bile yasamini ileriye tasimaya devam eder. Intihar bu kisirdönguye bir cözummus gibi görunebilir lakin Camus bundan yana degildir. Ona göre her seye ragmen yasamaya calisilmali ve mutlak anlamsizlik demek olan ölume bir an önce gitmek istenmemeli. Kisisel kanimca, insan böyle bir mutlak anlamsizlik felsefesine sahip ise dunyada yasayakalmak iki sekilde olabilir; ya bu bilgi beynin alt tarafina itilecek ve olabildigince hatirlanmamaya calisilacak (ki bence yayginca tercih edilen de bu), ya da bu bilginin tamamen sizi esir almasini kabul edip cilginlik demine vurulacak. Zira insanoglu bu denli buyuk bir celiskiyle mutlu, mesut yasama kapasitesine sahip degil. Son söz olarak, hayatin sonunun bir anlama varacagi dusuncesi ve inanci sirf bu yuzden bile oldukca cekici… Tavsiye edilir!

 
Leave a comment

Posted by on April 22, 2011 in Books

 

Arranged

Oyle cok ses getirmedi, milyonlar giselere kosmadi, cekimler icin astronomik rakamlar harcanmadi ve de onemli isimler boy gostermedi bu filmde belki ama uzun zamandir izledigim en iyi film diyebilirim bu film icin. Icten, abartisiz, zaman zaman da gulumseten, hayattan bir film olmus.

Film, Amerika`da yasayan biri Yahudi, digeri Musluman iki kadin ogretmenin arkadasliklarini aktariyor. Filmde gozume en cok carpan unsur su ikili durusu ayni anda karsilastirip seyirciye sunabilmesi; bir yandan disaridan ve hatta iceriden (ozellikle Rachel`in ailesi tarafindan)  oldukca farkli gozuken iki yasam, ote yandan ise modern yasama gore konumlandirildiginda birbirine cok benzeyen iki yasam…

Bu arada, her iki dine ait yasamsal ogeleri gorme sansiniz oluyor film boyunca. Mesela Suriye`li Nasira`nin aile sofrasindaki yemekler, evin duzeni, ellere yakilan kinalar, copcatanlik ruhu… Ya da mesela ortodoks Yahudi Rachel`in ailesinin sofra duzeni, neredeyse bir meslege donusen aracilik mekanizmasini, giyimleri…

 

 
Leave a comment

Posted by on March 5, 2011 in Movies

 

The Kite Runner (Khaled Hosseini)

Khaled Hosseini 1965 Afganistan dogumlu bir yazar. 1980`den beri ise Amerika`da ikamet ediyor. The Kite Runner (Turkce`ye “Ucurtma Avcisi” olarak cevrilmis kitap) aslinda onun ilk kitabi ama benim yazara dair okudugum ikinci kitap. Ilk okudugum kitabi ise Thousand Splendid Suns (Turkce`ye “Bin Muhtesem Gunes” diye tercume edilmis) adini tasiyor.

Hosseini`yi, en azindan benim icin, ozel yapan su; Afganistan`a dair bir seyleri elestirme derdinde olmadan, iceriden bir gozle latif bir dille bezenmis romanlar yaziyor olusu. Orhan Pmauk`tan Istanbul hikayeleri dinlemek ne kadar hos ise Afganistan`in hikaye anlaticisi da Hosseini benim icin. Onu okurken yalnizca siirsel bir dil size kalan, Afganistan`a dair de bir cok sey yerlesiyor dimaginiza. Mesela, en kalabalik etnik grubun Pastunlar olusu ve de bunlarin Pastunca ya da Farsi dili kullandiklari. Azinlik konumunda olan Hazara`lara alt kesim gozuyle bakilip oyle muamele edildigi, kisin Kabil`de bir zamanlar ucurtma senlikleri duzenlendigi vs. vs. Afganistan`in ozellikle 70 sonlarinda baslayan huzunlu tarihinin (Sovyet cikarmasi, mucahit diye adlandirilan gruplarin birbiriyle catismasi, Amerika cikartmasi) golgesi de dusuyor tabi ki hikayelere. Ve tabi Afgan kulturu… Bazi seylerin Turk kulturune ne kadar benzedigini fark ediyorsunuz. Bir cok kelimenin Turkce`ye yakin olmasi, cay icme kulturu, misafir agirlama kulturu, aile ici yasam kulturu vs. vs. Ha bu arada bu kitabin 2007 yilinda bir filmi de cekilmis. Ben filmi izlemedim ama kitaptaki dil lezzetini ve anlatim derinligine yakalanip yakalanamadigindan supheliyim. Yine de ilgilenenlere duyrulur!

 
Leave a comment

Posted by on February 18, 2011 in Books

 

Blood Diamond, Hotel Rwanda

Bir cok Afrika ulkesi 60 ve 70`li yillarda ozgurluklerini ilan ettiler ve de bu zamana degin cogunlukla benzer tecrubeler yasadilar, yasiyorlar; askeri cuntalar, ic savaslar, zayif yonetimler ve olumsuz etkilenen kitleler… Afrika`nin ozgurluk sonrasi tecrubelerine dair 2 film onermek istedim burada; Sierra Leone`yi konu edinen Blood Diamond ve Rwanda`yi konu edinen Hotel Rwanda… Bu ulkelerin tecrubelerine dair birazcik arastirma yaparsaniz her iki filmin de oldukca gercekci oldugunu gorebilirsiniz.

 
1 Comment

Posted by on February 1, 2011 in Movies

 
 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.